GAZZALİ
İSLAM DÜŞÜNCESİNDE GERİLEMENİN SEBEBİ Mİ?
Recep ARDOĞAN
Bu soru, İslam düşünce tarihi üzerindeki araştırmalarda çokça
karşılaşılan, cevabı karmaşık bir sorudur.
Gazali öncelikle kelam ilminde bazı yeniliklere neden olmuş bir
kelamcıdır. Bunun başında usul ilimleri için “mantık ilmi”nin kaçınılmaz
olduğunu vurgulaması gelir. O, kelam ilmi ve fıkıh usulü olmak üzere içtihat, nazar
ve istidlalde mantık ilminden yararlanması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu
düşünce kelam ve fıkıh usulü ilimleri açısından önemlidir ve katkı vericidir.
Ancak gazalî’nin felsefeyle ilişkisi karmaşıktır.
O’nun felsefi düşüncenin İslam dünyasında gerilemesinden sorumlu
olduğu da yaygın bir görüştür. Çünkü o, “Mekâsıdü’l-Felâsife” adlı eserinde
Müslüman filozofların görüşlerini ele almış ve açıklamıştır. “Tehafütü’l-Felasife”
adlı eserinde ise onların görüşlerini tenkit etmiştir. O, bununla kelam ilmi
karşısında farabi ve ibn sina tarafıbndan temsil olunan meşşâî felsefe cevap
verilmesi gereken muhalif bir fikrî hareket olarak tanımlaşmış oluyordu..
O’ndan itibaren Eş’arî kelamcılar, meşşâî felsefeyi, özellikle de ibn Sina’nın felsefi
görüşlerinin tenkid eden reddiye mahiyetinde eserler yazmışlardır. Bunun
sonucunda meşşâî felsefe, kendi özgün ve bağımsız hâliyle varlığını
sürdürememiştir.
Bu durumda Gazzalî’nin felsefeye yönelik tenkitleri, özellikle de
onları 3 meselede tekfir etmeleri, meşşâî felsefede düşüş anlamına geliyordu. Dolayısıyla
felsefe alanında bir düşüş vardır, bunda da Gazzali’nin rolü bulunmaktadır. Ancak
bunun asıl sorumlusu, meşşâîlerin kendileridir. Niçin?
Çünkü, meşşÂîlerin kelamı bir cedel sanatı, tartışma sanatı olarak tanımladıklarını
biliyoruz. meşşÂîlere göre, kelamcıların delillerini kesin deliller (burhan) değildir,
kelamcılar, tartışmada karşı tarafı cevapsız bırakmaya yarayacak düzeyde iknâî
delillerle ve söz oyunlarına başvurmaktadır. Ancak, meşşâîlerin bu kibirli
tutumuna karşın, kelamcılardan gelen tenkitler karşısında meşşâi felsefe
düşmüştür. Oysa, meşşâîlerin tanımladıkları gibi olsaydı, bürhana dayalı
felsefe karşısında hatabî delillere dayalı ve iknayı amaçlayan kelamın mağlup
olması gerekirdi. Demek ki hakikat, meşşâîlerin kibirli tutumlarıyla
resmettiklerinden daha başkaydı.
Kelama karşı bu kibirli tutum, başka bazı İslam ilimleri alanından
da yönelmektedir. Oysa kibir, ahlakî bir maraz oluşu bir yana, ilim ve fikir
alanında ilerlemenin de önünde engeldir. Kibir, insanın kabını dolu görmesine
yol açar. Ona okyanusu boşaltsanız alacağı bir şey yoktur.
Meşşâî felsefenin düşüşünün asıl sorumlusu kendileridir. Onlar, Aristo
ve eflatun gibi filozoflardan yararlanmaktan çok onları takip etme yolunu
seçtiler. Felsefe ve din insanları aynı hakikate ulaştırır, fikrinden hareket
ettiler. Bu fikri de –18. yy.dan itibaren başladığını söyleyebileceğimiz ideolojiler
çağında çokça gördüğümüz bir şekilde- hikaye ile temellendirmeye çalıştılar. Oysaki
akıl ve nakil çatışmaz demekle din ve felsefe çelişmez demek aynı anlama
gelmiyordu. Çünkü, akıl ve nakil çatışmaz derken, akıl aslında bir soyutlaydı, şunun
ya da bunun aklı değil akl-ı selimdi. Ancak din ve felsefe çelişmez derken meşşâîlerin
anladıkları, yunan felsefesi ile İslam inancı arasındaki uyuşmazlığın
olmayacağıydı.
İşte kelamcılar, burada yapılması gereken ayrımı yaptılar. Aristo’nun
ya da Eflatu’nun görüşlerine sadık kalma gibi bir yük altına girmediler. Felsefeyi,
inanç olarak almadılar. Felsefe’nin selef inancına aykırı olmayan yönünü,
selefin inancını temellendirmek için aldılar. Bunu da meşşâi felsefeyi
reddederek yaptılar.
Tekrar edecek olursak, yunan felsefesinin –kendi anlayışları
çerçevesinde- İslam inancını temellendirmeye imkan veren kavramlarını ve
başlangıç bilgilerini aldılar. İslam inancıyla uyuşmaz olan fikirlerini ise dışarıda
tuttular, inanç olarak akaidin içine almadılar. Aslında İslam felsefesi denecek
şey de ancak bu yöntemle oluşturulabilirdi.
Buradan şu sonuca varabiliriz: meşşâî felsefe, varlığını
sürdüremedi, çünkü miadı dolmuştu. meşşâî felsefe, varlığını sürdüremedi, çünkü
Müslüman filozoflar tarafından ortaya kondu ama yunan felsefesine fazlaca
bağımlı olarak. Sistem olarak kendi içinde tutarlı ve ikna edici görülüyordu.
Ancak, “birden bir çıkar” gibi ilkeler, temelsizdi. Kur’an ile uyumlu değildi.
Kelam meşşâî felsefeye karşı çıktı ama felsefeye karşı çıkmadı. Nitekim,
selefiyye ile ehl-i sünnet kelam ekolleri arasındaki temel farklılıklardan biri
budur. Selefiyye, itikadi konularda felsefî kavramlar kullanılmasına karşıdır.
Akıl yürütür ancak bunun için felsefî kavramlara başvurmaz. O, felsefe içinde
şu ya da bu ekole değil felsefeye karşıdır. Ancak kelamcılar, felsefeye karşı
değildir.
Gazalî ise felsefe’yi değil meşşâîlerin felsefî görüşlerini
reddetmiştir. Ancak, onun tasavvufa daldığı dönemde kelamla ilgili
değerlendirmeleri, onun felsefeye yönelik tutumu hakkında da soru işaretleri
oluşturmaktadır. Çünkü, kelam perspektifinden meşşâî felsefenin reddinden
sonra, kelam ilmini de sınırlandıran bir yaklaşım ortaya koymuştur. Ona göre
kelam ilmi, İslam inancının delillerini kavramayı sağlar. Ancak, imanın güçlenmesinde
gerçek bir rolü yoktur. Bu görüş, haklılık payına sahip görünse de göz ardı
edilen çok önemli noktalar vardır.
Öncelikle, farklı ilim dalları tek başına insanda imanın oluşmasını
sağlamaz. Her ilim dalı kendi yöntemiyle kendi alanına ilişkin bilgi verir.
Bilgi ise imanla özdeş değildir. Bilmek iman etmek olsaydı, bilgiye ulaşan veya
bilginin ulaştığı her insan, mümin ve müslim olurdu. Bilmek iman etmek olsaydı,
iman, iradî, insanın seçimiyle gerçekleşen, gönüllülük esasına dayalı bir olgu
olmazdı. Kelam ilmi de insanı, iman etmesi gerekenler konusunda bilgilendirir.
Bunlara iman edip etmemek insana kalmıştır.
İkinci olarak, kelam sadece, iman edilmesi gerekenlerin aklî
delillerini açıklamakla kalmaz. Kelam ilmi iman edilmesi gerekenleri,
- İlmî usûl içinde
- aklî ve nakli delillerle tespit eder.
İslam inancının kaynaklarından; akli ve naklî delillerle tespit
edilmedikçe, mistisizmin sarıldığı yöntemlerin hiçbir geçerliliği yoktur. Nitekim,
Eski Yunan’da da Hint’te de mistisizm vardı ancak İslam yoktu.
Riyazet, zühd ve takva, ibadet, tilavet ve dua, ancak doğru bir
inanca sahip olduktan sonra anlam kazanır ve doğru bir işleve sahip olur.
Kaynaklarından, aklî ve naklî delillerle doğru olarak tespit
edilmiş İslam inancına sahip olmadan, çilehaneye kapanmanın anlamı olmayacağı
kesindir.
İlme ulaşmak için, o ilmin yollarına; kaynaklarına ve yöntemlerine
başvurmak gerekir. İlmin yollarına başvurmayan bir kimseye, ilim verilmesi, sünnetullah’tan
değildir. Yalnızca peygamberler, bu hükmün dışındadır. Diğer insanlar, ilim
yollarına başvururken aynı zamanda Allah’a yönelir ve O’ndan başarı isterler.
Allah da ayette geçtiği üzere, Allah için mücahede edenleri yollarına
ulaştırır. Onlara yeni ufuklar açar; onların basiretini, kavrama ve ayırt etme
melekesini kuvvetlendirir ve hidayetlerini artırır.
İşte bu sürecin en başında, doğru yola koyulmak gerekir. Kelam
lminin amacı da bu doğru yolu açıklamak; hidayet arayanları bilgilendirmek,
şüphesi olanlara delilleri açıklamak, itirazlara karşı İslam inancını aklî ve
naklî delillerle temellendirmektir.
Üçüncü olarak, kelam ilmi, Allah hakkında kelam etmektir. Bu,
insanın varoluş çabasının yalnızca bir boyutudur. Ancak, varoluş çabasında
insan, Allah hakkında kelam etmekle kalmamalı; aynı zamanda Allah ile de kelam
etmelidir. Yani iman ve ihlas ile Allah’a yönelmeli, ibadet ve tilavet yoluyla
Allah ile diyalog kurmalıdır. Kelam ilmi, zühd ve takvaya mani değildir; aksine
ondan önce gelen ve ona yönelten bir aşama olan bilgi temelini sunmaktadır. Ayrıca
zühd ve takva, tasavvufa ya da tasavvufçulara özgü bir olgu da değildir.
Örneğin, Ahmed b. Hanbel, zühd ve takvasıyla öne çıkan bir hadis ve fıkıh âlimidir
Ama bir sufî değildir.
Dolayısıyla zühd ve takva adına kelama karşı çıkıp ona alternatif
olarak tasavvufu göstermenin hiçbir ilmî temeli yoktur.
Ayrıca tasavvuf bilmek, tasavvufun ilmini yapmak da zühd ve takvaya
ermek değildir. Nitekim, günümüzde bir bilgi alanı olarak tasavvufla ilgilenen
çok sayıda ilim adamının, maalesef, dünyevileşmeye meylettiği görülmektedir.
Elbette, burada tasavvuf adına ortaya çıkan inanç sapmalarını;
sapkın yaşamlar gündeme getirmeyeceğiz. Tasavvufun bunlara çanak tutmadığı
ortaya konduğu ve sufilerin bunlardan teberi ettiği sürece, bunları göstererek
tasavvufu itham etmenin anlamı yoktur.
Bu anlatılanlardan, Gazalî’nin kelam ve tasavvuf karşılaştırmasının
eksiklik ve yanlışlar içerdiği sonucu çıkacaktır. O, kelamı, sadece hastasına verilecek
bir ilaç gibi görürken, bu ilmi, belli hususiyetlerine indirgemiştir. Tasavvufu
ise herkesin alması gereken bir besin olarak tanımlarken, tasavvufu, ona özgü
olmayan yönüyle, İslamiyetin pek çok ilim tarafından açıklanan boyutuyla
değerlendirmiştir. Bu, sufilere özgü olmayan, ihlas, hâlis niyet, zühd ve takva boyutudur.
Kelam ilmine bu bakış açısı, aslında, bu bakış açısından yaklaştığı
ve tenkit ettiği felsefeyi de dar bir alana sıkıştırır. Salt, eş’arî
kelamcıların, kelam ilmine temel yaptığı felsefî kavramlar, ilkeler, başlangıç
bilgileri ve mantık alanına sıkıştırır.
DEVAMI GELECEK


