27 Aralık 2013 Cuma


GAZZALİ İSLAM DÜŞÜNCESİNDE GERİLEMENİN SEBEBİ Mİ?

Recep ARDOĞAN


Bu soru, İslam düşünce tarihi üzerindeki araştırmalarda çokça karşılaşılan, cevabı karmaşık bir sorudur.
Gazali öncelikle kelam ilminde bazı yeniliklere neden olmuş bir kelamcıdır. Bunun başında usul ilimleri için “mantık ilmi”nin kaçınılmaz olduğunu vurgulaması gelir. O, kelam ilmi ve fıkıh usulü olmak üzere içtihat, nazar ve istidlalde mantık ilminden yararlanması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu düşünce kelam ve fıkıh usulü ilimleri açısından önemlidir ve katkı vericidir.
Ancak gazalî’nin felsefeyle ilişkisi karmaşıktır.
O’nun felsefi düşüncenin İslam dünyasında gerilemesinden sorumlu olduğu da yaygın bir görüştür. Çünkü o, “Mekâsıdü’l-Felâsife” adlı eserinde Müslüman filozofların görüşlerini ele almış ve açıklamıştır. “Tehafütü’l-Felasife” adlı eserinde ise onların görüşlerini tenkit etmiştir. O, bununla kelam ilmi karşısında farabi ve ibn sina tarafıbndan temsil olunan meşşâî felsefe cevap verilmesi gereken muhalif bir fikrî hareket olarak tanımlaşmış oluyordu.. O’ndan itibaren Eş’arî kelamcılar, meşşâî felsefeyi, özellikle de ibn Sina’nın felsefi görüşlerinin tenkid eden reddiye mahiyetinde eserler yazmışlardır. Bunun sonucunda meşşâî felsefe, kendi özgün ve bağımsız hâliyle varlığını sürdürememiştir.
Bu durumda Gazzalî’nin felsefeye yönelik tenkitleri, özellikle de onları 3 meselede tekfir etmeleri, meşşâî felsefede düşüş anlamına geliyordu. Dolayısıyla felsefe alanında bir düşüş vardır, bunda da Gazzali’nin rolü bulunmaktadır. Ancak bunun asıl sorumlusu, meşşâîlerin kendileridir. Niçin?
Çünkü, meşşÂîlerin kelamı bir cedel sanatı, tartışma sanatı olarak tanımladıklarını biliyoruz. meşşÂîlere göre, kelamcıların delillerini kesin deliller (burhan) değildir, kelamcılar, tartışmada karşı tarafı cevapsız bırakmaya yarayacak düzeyde iknâî delillerle ve söz oyunlarına başvurmaktadır. Ancak, meşşâîlerin bu kibirli tutumuna karşın, kelamcılardan gelen tenkitler karşısında meşşâi felsefe düşmüştür. Oysa, meşşâîlerin tanımladıkları gibi olsaydı, bürhana dayalı felsefe karşısında hatabî delillere dayalı ve iknayı amaçlayan kelamın mağlup olması gerekirdi. Demek ki hakikat, meşşâîlerin kibirli tutumlarıyla resmettiklerinden daha başkaydı.
Kelama karşı bu kibirli tutum, başka bazı İslam ilimleri alanından da yönelmektedir. Oysa kibir, ahlakî bir maraz oluşu bir yana, ilim ve fikir alanında ilerlemenin de önünde engeldir. Kibir, insanın kabını dolu görmesine yol açar. Ona okyanusu boşaltsanız alacağı bir şey yoktur.
Meşşâî felsefenin düşüşünün asıl sorumlusu kendileridir. Onlar, Aristo ve eflatun gibi filozoflardan yararlanmaktan çok onları takip etme yolunu seçtiler. Felsefe ve din insanları aynı hakikate ulaştırır, fikrinden hareket ettiler. Bu fikri de –18. yy.dan itibaren başladığını söyleyebileceğimiz ideolojiler çağında çokça gördüğümüz bir şekilde- hikaye ile temellendirmeye çalıştılar. Oysaki akıl ve nakil çatışmaz demekle din ve felsefe çelişmez demek aynı anlama gelmiyordu. Çünkü, akıl ve nakil çatışmaz derken, akıl aslında bir soyutlaydı, şunun ya da bunun aklı değil akl-ı selimdi. Ancak din ve felsefe çelişmez derken meşşâîlerin anladıkları, yunan felsefesi ile İslam inancı arasındaki uyuşmazlığın olmayacağıydı.
İşte kelamcılar, burada yapılması gereken ayrımı yaptılar. Aristo’nun ya da Eflatu’nun görüşlerine sadık kalma gibi bir yük altına girmediler. Felsefeyi, inanç olarak almadılar. Felsefe’nin selef inancına aykırı olmayan yönünü, selefin inancını temellendirmek için aldılar. Bunu da meşşâi felsefeyi reddederek yaptılar.
Tekrar edecek olursak, yunan felsefesinin –kendi anlayışları çerçevesinde- İslam inancını temellendirmeye imkan veren kavramlarını ve başlangıç bilgilerini aldılar. İslam inancıyla uyuşmaz olan fikirlerini ise dışarıda tuttular, inanç olarak akaidin içine almadılar. Aslında İslam felsefesi denecek şey de ancak bu yöntemle oluşturulabilirdi.
Buradan şu sonuca varabiliriz: meşşâî felsefe, varlığını sürdüremedi, çünkü miadı dolmuştu. meşşâî felsefe, varlığını sürdüremedi, çünkü Müslüman filozoflar tarafından ortaya kondu ama yunan felsefesine fazlaca bağımlı olarak. Sistem olarak kendi içinde tutarlı ve ikna edici görülüyordu. Ancak, “birden bir çıkar” gibi ilkeler, temelsizdi. Kur’an ile uyumlu değildi.


Kelam meşşâî felsefeye karşı çıktı ama felsefeye karşı çıkmadı. Nitekim, selefiyye ile ehl-i sünnet kelam ekolleri arasındaki temel farklılıklardan biri budur. Selefiyye, itikadi konularda felsefî kavramlar kullanılmasına karşıdır. Akıl yürütür ancak bunun için felsefî kavramlara başvurmaz. O, felsefe içinde şu ya da bu ekole değil felsefeye karşıdır. Ancak kelamcılar, felsefeye karşı değildir. 
Gazalî ise felsefe’yi değil meşşâîlerin felsefî görüşlerini reddetmiştir. Ancak, onun tasavvufa daldığı dönemde kelamla ilgili değerlendirmeleri, onun felsefeye yönelik tutumu hakkında da soru işaretleri oluşturmaktadır. Çünkü, kelam perspektifinden meşşâî felsefenin reddinden sonra, kelam ilmini de sınırlandıran bir yaklaşım ortaya koymuştur. Ona göre kelam ilmi, İslam inancının delillerini kavramayı sağlar. Ancak, imanın güçlenmesinde gerçek bir rolü yoktur. Bu görüş, haklılık payına sahip görünse de göz ardı edilen çok önemli noktalar vardır.
Öncelikle, farklı ilim dalları tek başına insanda imanın oluşmasını sağlamaz. Her ilim dalı kendi yöntemiyle kendi alanına ilişkin bilgi verir. Bilgi ise imanla özdeş değildir. Bilmek iman etmek olsaydı, bilgiye ulaşan veya bilginin ulaştığı her insan, mümin ve müslim olurdu. Bilmek iman etmek olsaydı, iman, iradî, insanın seçimiyle gerçekleşen, gönüllülük esasına dayalı bir olgu olmazdı. Kelam ilmi de insanı, iman etmesi gerekenler konusunda bilgilendirir. Bunlara iman edip etmemek insana kalmıştır.
İkinci olarak, kelam sadece, iman edilmesi gerekenlerin aklî delillerini açıklamakla kalmaz. Kelam ilmi iman edilmesi gerekenleri,
- İlmî usûl içinde
- aklî ve nakli delillerle tespit eder.
İslam inancının kaynaklarından; akli ve naklî delillerle tespit edilmedikçe, mistisizmin sarıldığı yöntemlerin hiçbir geçerliliği yoktur. Nitekim, Eski Yunan’da da Hint’te de mistisizm vardı ancak İslam yoktu.

Riyazet, zühd ve takva, ibadet, tilavet ve dua, ancak doğru bir inanca sahip olduktan sonra anlam kazanır ve doğru bir işleve sahip olur.
Kaynaklarından, aklî ve naklî delillerle doğru olarak tespit edilmiş İslam inancına sahip olmadan, çilehaneye kapanmanın anlamı olmayacağı kesindir.
İlme ulaşmak için, o ilmin yollarına; kaynaklarına ve yöntemlerine başvurmak gerekir. İlmin yollarına başvurmayan bir kimseye, ilim verilmesi, sünnetullah’tan değildir. Yalnızca peygamberler, bu hükmün dışındadır. Diğer insanlar, ilim yollarına başvururken aynı zamanda Allah’a yönelir ve O’ndan başarı isterler. Allah da ayette geçtiği üzere, Allah için mücahede edenleri yollarına ulaştırır. Onlara yeni ufuklar açar; onların basiretini, kavrama ve ayırt etme melekesini kuvvetlendirir ve hidayetlerini artırır.
İşte bu sürecin en başında, doğru yola koyulmak gerekir. Kelam lminin amacı da bu doğru yolu açıklamak; hidayet arayanları bilgilendirmek, şüphesi olanlara delilleri açıklamak, itirazlara karşı İslam inancını aklî ve naklî delillerle temellendirmektir.
Üçüncü olarak, kelam ilmi, Allah hakkında kelam etmektir. Bu, insanın varoluş çabasının yalnızca bir boyutudur. Ancak, varoluş çabasında insan, Allah hakkında kelam etmekle kalmamalı; aynı zamanda Allah ile de kelam etmelidir. Yani iman ve ihlas ile Allah’a yönelmeli, ibadet ve tilavet yoluyla Allah ile diyalog kurmalıdır. Kelam ilmi, zühd ve takvaya mani değildir; aksine ondan önce gelen ve ona yönelten bir aşama olan bilgi temelini sunmaktadır. Ayrıca zühd ve takva, tasavvufa ya da tasavvufçulara özgü bir olgu da değildir. Örneğin, Ahmed b. Hanbel, zühd ve takvasıyla öne çıkan bir hadis ve fıkıh âlimidir Ama bir sufî değildir.
Dolayısıyla zühd ve takva adına kelama karşı çıkıp ona alternatif olarak tasavvufu göstermenin hiçbir ilmî temeli yoktur.
Ayrıca tasavvuf bilmek, tasavvufun ilmini yapmak da zühd ve takvaya ermek değildir. Nitekim, günümüzde bir bilgi alanı olarak tasavvufla ilgilenen çok sayıda ilim adamının, maalesef, dünyevileşmeye meylettiği görülmektedir.
Elbette, burada tasavvuf adına ortaya çıkan inanç sapmalarını; sapkın yaşamlar gündeme getirmeyeceğiz. Tasavvufun bunlara çanak tutmadığı ortaya konduğu ve sufilerin bunlardan teberi ettiği sürece, bunları göstererek tasavvufu itham etmenin anlamı yoktur.
Bu anlatılanlardan, Gazalî’nin kelam ve tasavvuf karşılaştırmasının eksiklik ve yanlışlar içerdiği sonucu çıkacaktır. O, kelamı, sadece hastasına verilecek bir ilaç gibi görürken, bu ilmi, belli hususiyetlerine indirgemiştir. Tasavvufu ise herkesin alması gereken bir besin olarak tanımlarken, tasavvufu, ona özgü olmayan yönüyle, İslamiyetin pek çok ilim tarafından açıklanan boyutuyla değerlendirmiştir. Bu, sufilere özgü olmayan, ihlas, hâlis niyet, zühd ve takva boyutudur. 


Kelam ilmine bu bakış açısı, aslında, bu bakış açısından yaklaştığı ve tenkit ettiği felsefeyi de dar bir alana sıkıştırır. Salt, eş’arî kelamcıların, kelam ilmine temel yaptığı felsefî kavramlar, ilkeler, başlangıç bilgileri ve mantık alanına sıkıştırır.

LAFZATULLAH VE TAHİYYAT

DEVAMI GELECEK

24 Aralık 2013 Salı

SELEFİYYENİN SEVİMLİ HAYALETİ: KELAM KARŞITLIĞI




SELEFİYYE’NİN SEVİMLİ HAYALETİ: KELAM KARŞITLIĞI

Recep ARDOĞAN

Bugün Türkiye’de, İslam ilimlerinde ihtisas yapan bir grupta, maalesef, kelam ilmine karşıtlık gibi bir eğilim var. Bu eğilimin, günümüzün ilim ve fikir dünyasının başat bir eğilimi olduğu kanaatinde değilim. Bu eğilim, öyle görünüyor ki, dine en iyi, “rivayetleri hıfzetmek” ile hizmet edilebileceği inancının eseri. Bu eğilim, isimsiz ve gizli bir  kelam ilmi karşılığını da yansıtıyor.
Kelam karşıtlığı, kesinlikle, yeni bir olgu ve ilim dünyasına açık bir katkı değil. Kelam karşıtlığı, Ehl-i Sünnet kelamının doğuşundan önce de vardı. O zamanlar kelam karşıtlığının ilim dünyasına dolaylı katkıları da olmuştur.
Onlar, o zamanlar tartışma konusu olan itikadi meseleleri kendi yaklaşımlarıyla ele alan; ilgili rivayetleri bir araya getiren eserler telif ve tedvin etmişlerdir. Bunlar, çoğunlukla Ehl-i Sünnet dışındaki kelamcılara reddiye niteliğindedir. Ayrıca kelam ilmiyle meşgul olmayı bid’at ve haram sayan görüşler vardır. Örneğin, imam Şafiî, kişi, şirk dışında Allah’ın nehyettiklerinin tümünü işlese bu, onun için kelama dalmaktan daha hayırlıdır, demiştir. O, henüz Ehl-i Sünnet kelamının gelişmediği bir zamanda, temelsiz görüşler ileri süren ve birbirini tekfir eden kelamcılara tepkiliydi. Bunun yanında o, itikat konusunda bir eser yazmış ve ona “el-Fıkhu’l-Ekber” adını vermiştir.
İmam Şafiî’nin tepkisi, ehl-i sünnet kelamının doğup gelişmesinden sonra da, ehl-i hadis ve daha sonraları selefiyye adı verilen grup tarafından tekrarlanmıştır. Ehl-i sünnet’in kelam karşıtı grubu tarafından, Mâturîdiyye ve Eş’ariyye bid’at ve dalaletle suçlanmıştır. Aklı nakilden üstün görmekle, aklı asıl kabul edip nakli reddetmekle itham edilmiştir. Bu ithamın tekfire kadar varması da ender değildir.
Kelam karşıtlığının bulunduğu nokta hakkında fikir vermek için burada, bir  ayrışma hakkında bilgi vermek de yararlı olacaktır.
İcmâl dönemi Selefiyyesi, kelamcılara karşıt olmanın yanında reddetmek için bile olsa onların görüşlerini tam ve ayrıntılı biçimde vermeyi de caiz görmez. Örneğin, ünlü sufî Haris el-Muhasibî, eserlerinde kelamcıların görüşlerini açıkladığı için dışlanmıştır. Ona gösterilen tepki şu ifadelerle açıklanıyordu: "Yazık, önce bidatçilerin sözlerini naklediyor sonra da bunları reddediyorsun. Böylelikle yazdıklarınla insanları bidatleri incelemeye; şüphe üzerinde düşünmeye; rey, araştırma ve fitneye çağırmış olmuyor musun?" (Aliyyü'l-Kârî, Şerhu'l-Fıkhi'l-Ekber.). Ancak ibn Teymiyye, bu yaklaşımı terk etmiş, önce bid’atçilerin görüşlerini olabildiğince objektif bir şekilde açıklamış ve ondan sonra tenkit ve reddetmiştir.
Bu gün kelam karşıtlarının göz ardı ettiği bazı önemli noktalar var.

Bunlardan ilki, kelam karşıtı grup, itikadî sorunların temelinde kelamcıların başlattığı tartışmalar olduğunu zannetmektedirler. Oysa, kelam ilmi hicri II. yy. başlarında teşekkül etmeye başlamıştır. Ehl-i sünnet kelamının yani ehl-i sünnet kelam ekollerinin teşekkülü ise hicri IV. yy. başlarındadır. Kelam ilminin teşekkül etmeye başladığı hicri II. yy. öncesinde haricîlik, mürcie, gulat-ı şia teşekkül etmişti. Yani başlangıçtaki ihtilaflar, kelam ilminden doğmamıştır; ihtilaflardan dolayı kelam ilmi doğmuştur.

İkinci nokta, kelam karşıtı grup, kelamcıların meşgul oldukları itikadî meselelerle meşgul olmaktan geri durmamıştır. Kelam ilmine mahsus mebâdî veya vesâil denen konular hariç tutulursa, kelamcıların ele aldığı meselelerde ayrıntılı eserler kaleme almışlardır. Dolayısıyla, özellikle de ibn Teymiyye sonrasında Selefiyye’nin kelam karşıtlığı, itikatla ilgili konuların ilmi düzeyde ele alınmasına, delillerinin araştırılmasına karşı çıkmak şeklinde değildir. Onların kelam karşıtlığı, öncelikle, bu ilmin aslî meselelerini ispat için yer verilen felsefî kavramlar, ilkeler ve istidlal yöntemlere yöneliktir. Örneğin,
- cevher ve araz gibi kavramları,
- “Hâdislerden hâlî olmayan şey de hâdistir (sonradan varolan bir şeyin hulul ettiği varlık hâdistir)” gibi felsefî-kelamî ilkeleri,
-hudûs ve imkân gibi felsefî nitelikte öncüllere ve mantıkî kıyaslara dayalı delilleri, Selefiyye reddeder.
Kelam ilminin başlangıç ilkelerine ve yöntemlerine karşı çıkmak da Selefiyye’yi, elbette, bazı itikadî konularda farklı görüşlere götürmüştür. Bu da dikkat edilmesi gereken ikinci noktayı karşımıza çıkarmaktadır.

Üçüncü nokta, kelam karşıtlığı, aslında mezhep karşıtlığıdır. Kelama karşı çıkmak, Mâturîdiyye ve Eş’ariyye kelamına karşı Selefiyye’yi tek seçenek olarak sunmaktır. Çünkü kelam ilmi reddedildiğinde, bu ilmin kendi hususiyeti içinde ulaşılan sonuçlar da reddedilmiş olur.
Nitekim, Selefiyye, Mâturîdîleri ve Eş’arîleri, akıl nakilden üstün tutmakla, aklî gerekçelerle nakli ya reddetmekle (ayet veya mütevatir hadis değilse) ya da tevil etmekle suçlar.
Onların, kelama karşı çıkarken alternatif olarak sunduğu şey, selefîliktir. Kelamcıların görülerini Kur’an’a ve hadise arzetmekten söz ederken Selefiyye’nin yaptığı da Mâturîdîlerin ve Eş’arîlerin görüşlerini kendi mezhepleriyle sansürlemektir. Onlar, aklî ve naklî delillerle yapılan tevilleri, ayet ve hadislerin zahiri manasından hareketle reddeder.

Kelam karşıtlarında şu da görülür: Tevrat’ta Âdem’in Allah’ın suretinde yaratıldığını okuduklarında, Yahudilere kızarlar. Ancak “Allah Âdem’i onun suretinde yarattı.” rivayeti karşısında da şöyle diyebilirler: Allah’ın sûret sıfatının olması, yed (el), vech (yüz) sıfatlarının olmasından daha şaşırtıcı değildir. Te’vile karşı çıkarken, Allah’ın yukarıda, Arş’ın üzerinde olduğuna inanırlar. Hatta “makâm-ı mahmud”u Arş’a oturma olarak açıkladıkları da görülür. Elbette imam Mâturîdî, Beydâvî gibi âlimlerin tevillerine karşı bir grup söz konusu burada. Tevili kaldırdıktan sonra bu gibi rivayetleri “hıfz” için kelama karşıt olmaktan başka bir çözüm olamaz. Çünkü;
- ya teşbih ve tecsimi savunmaktan
- ya da zahiri teşbihe götüren rivayetleri tevil etmekten
- veya bunların insanlar tarafından anlaşılmak için inmediğini söylemekten
- yahut da bunları reddetmekten başka bir seçenek yoktur. Onlar da kelam ve tevil karşıtlığı sonucunda, Allah’ın azı dişinden, parmak uçlarının soğukluğundan söz eden rivayetleri de zahiri anlamıyla almışlardır.
Burada şu noktanın da vurgulanması gerekir: Kelam ilmi aslında, sünnet ehlinin aklı, cemaatin sağduyusu, vasat ümmetin mizanı, inancın “el-kıstâs el-müstakîm”idir. Değilse, onun bu işlevini yerine getirebileceği bir yenilenme ve açılım için çaba harcanmalıdır. Yoksa, kelam ilmini reddeden toplum, extrem noktalarda dolaşır; manipülasyona açıktır. “İslamofobia”ya çanak tutar.
Burada, Selefiyye’nin İslam-dışı olduğu, asla, söylenemez. Ancak onların kelam karşıtlığı böyle bir şeydir.
Bugün kelam karşıtlığı da hakikati bilinmeyen bir hayalet olarak gezmektedir ve bunda, Mâturîdîliği hazmedememek de vardır.
Aslında kelam karşıtları, kelam karşıtlığının ne anlama geldiğini bilmiyor. İbn Asâkir’in vurguladığı gibi onlar, bilmediklerinin düşmanı… 






6 Kasım 2013 Çarşamba

Kelam Tarihi



       Rahman rahîm Allah'ın adıyla...
       O'na hamd, Rasulüne selam olsun.

       Kelam ilmi, İslam ilimleri içinde önemli bir yere sahiptir. Kelam ilminin üç ana alanı olduğunu söyleyebiliriz. 
       - Kelam tarihi, 
       - sistematik kelam 
       - ve sosyal kelam.
       
      Kelam tarihi, kelam ilminin doğuşu, gelişimi, ıstılahların ve tartışma konularının ortaya çıkışı, belli bir konudaki tartışma süreci, kelamcılar ve eserleri hakkında bizleri bilgilendirir.Onun, kelam ilmini tanıma açısından önemli katkıları vardır.
       Bir ilmin tarihi, o ilmi anlamda önemli bir işleve sahiptir. İlim tarihi, o ilmin senedi gibidir. Bunun yanında kelam tarihi, belli bir kelam mezhebinin doğru bir çizgide olduğu konusunda ikna edici veya aksine o mezhebi mahkum edici bir role de sahiptir. Bu da özellikle kelamî görüş ile kültürel ortam, içtimaî ve siyasi şartlar, toplumsal değişim ve tarihi olaylar arasında irtibat kurulduğunda oraya çıkar. Çünkü bir görüşü mahkum etmek için, ona yönelik menfi bir yargıyı doğrudan dile getirmek şart değildir. Onu yalnızca bazı tarihi olaylarla; sosyal, kültürel ve siyasî şartlarla belli bir şekilde irtibatlandırmak da onun hakkında istenen yargıları zihinlerde oluşturabilir. Bu nedenle de marksizmde belirginleştiği üzere, ideolojilerin belli bir tarih kurgusu vardır ve kurgu, tezin hizmetindedir. Çünkü kanıtların değerlendirilmesi ve yap-bozun parçalarının bir araya getirilmesi, kurgu yoluyla olmaktadır.
       Burada fikirler ile olaylar, kültürel ortam, toplumsal ve siyasi koşullar arasındaki irtibatın kurulmasının hem gerekli hem de riskli olduğu sonucu çıkmaktadır. Bundan hareketle kelam tarihi için bazı yöntemler belirleyebiliriz:
       - İlk olarak kelam tarihinde ortaya çıkan görüşler ve yorumlar ile zamanın şartları, fikrî ve içtimaî hareketler, siyasî olaylar arasında ilişkiler vardır.
       - Ama, bu ilişkiler asla tek düze değildir.
       Kelamcının belli bir görüşe tepkisi, onu bütünüyle reddetmek şeklinde olabileceği gibi dayandığı temelleri önemli ölçüde özümseyip belli noktalarda o fikri tenkit etmek şeklinde de olabilir.
       - Bu ilişkiler açıklığa kavuşturulsa bile tek başına bu açıklama, bir görüşün doğru ya da yanlış olduğunu temellendirmez. Kelam açısından, bir fikrin nasıl ortaya çıktığı onun doğru ya da yanlış olduğunu ispatlamaz; ispat aklî ve naklî delillerle olur.
       Bu nedenle kitapta, fırkalar ve görüşler hakkında dalâlet, küfr gibi yargı bildiren ifadelerin az kullanılması, tasvirî ve objektif olma iddiasından dolayı değildir. Fikrin doğruluğunun veya yanlışlığının tarihi geçmişiyle değil aklî ve naklî temelleriyle tespit edilmesi gerektiğindendir.
        Burada bid'at ehli olarak görülen grupların her görüşünün yanlış ve temelsiz olmadığını, onlarda da hakikat taneleri bulunduğuna işaret edilmelidir. Batıl olan, bir fırkanın tüm görüşleri değildir; batıl olan, batıllığı onların her görüşüne teşmil etmektir. Zaten ilim ehlinin farkı bu noktadadır.
İlim, bir görüşü ait olduğu mezhebe göre değerlendirmeyi değil, bilakis mezhepleri ileri sürdüğü görüşlere göre değerlendirmeyi gerektirir. Dolayısıyla kelam kitaplarında reddedilen bir mezhebin tümüyle dalalette olduğunu gösterme çabası yerine hangi noktalarda farklılaştıklarını; ne gibi aşırı ve temelsiz görüşler ileri sürdüklerini göstermeye çalışmak doğru olacaktır.
       Yararlı olmak doğru olmak değildir. Ama doğru her zaman yararlı ve değerlidir. Hak ve hakikat üstündür; zayıf bilgilerle teyit edilmekten müstağnidir. Bu nedenle kitapta, sapkın görüşleri olduğu gibi resmetmek gerektiği düşünülmüştür. Usul olarak, ikna yerine delilin esas olduğu; her biri zannî bir dizi delil sıralamak yerine katî bir delil serdetmenin doğru olduğu göz önünde bulundurulmuştur.
Bu kitapta nesnel ve doğru bilgiler vermeye çalışmakla birlikte bu hususta bir iddia sahibi olmak yanlış olacaktır. Çünkü, tartışmalarla ilerleyen bin yılı aşkın bir süreci, üstelik genellemeler yapmak suretiyle özetlemeye çalışmak ve bunların değerlendirmesini yapmak, eksiklere, yanlışlara ve tahkik edilmemiş bilgilerin yönlendirmesine maruzdur. Aslında, bunun aksine sahip olduğumuz kaynaklar da tamamen izin vermemektedir.
       Konuların anlaşılır olması için fikirler arasındaki bağlantılar gösterilmeye çalışılmış; bilgilerin ayrı maddeler olarak değil, birinden diğerine ulaşılan fikirler olarak öğrenilmesi hedeflenmiştir.
Ayrıca görüşler verilirken yer yer nasıl temellendirildiğine ilişkin örnekler de verilmiştir. Kelamda farklı görüşlerin ortaya çıkış ve gelişimi, belli bir konu örneğinde de gösterilmeye çalışılmıştır.
Ayetlerin tefsirsiz yalın mealleriyle verilmesine çalışılmıştır. Bunun, halkı aydınlatmaya yönelik eserler dışında, ilmî çalışmalarda bir yöntem olarak benimsenmesini uygun görüyoruz. Çünkü tefsir ve te'vili araştırılan ayetin meallerine tefsirin idrac edilmemesi formal olarak daha doğru görünmektedir.
       Bu kitap ilahiyat lisans öğrencileri için kaleme alınmıştır. Bu nedenle de konuyla ilgili geniş malumat vermek yerine özet bilgilerle yetinilmiştir. Belli başlı kelamcılar konu edilmiş, onların kelam alanında ve günümüze ulaşan eserlerinden bazıları hakkında bilgi verilmiştir. Mezheplerin görüşleri, ortak noktalar ve ayrılıklar dikkate alınarak verilmiştir. Kelamcıların görüşleri özetlenirken de onların müstesip oldukları mezhebin akidesi doğrultusunda söylediklerinden çok farklı düşüncelerine değinilmeye özen gösterilmiştir. ileri sürdüğü görüşler, temel aldığı bilgi ve fikirlerle kelamın doğuşuna katkıda bulunan ilk isimler üzerinde daha çok bu noktayla ilgilidir.
       Ayrıca başlangıcından günümüze değin İslam dünyasında varlığını daima hissettiren selefiyye'ye gereken önem verilmeye çalışılmıştır. Selefiyye'nin mâturîdiyye-eş'ariyye çizgisinden akide ve yöntem olarak ayrılan yönleri özetlenmiştir.




SELEFİYYENİN SEVİMLİ HAYALETİ: KELAM KARŞITLIĞI


GAZZALİ İSLAM DÜŞÜNCESİNDE GERİLEMENİN SEBEBİ Mİ?