27 Aralık 2013 Cuma


GAZZALİ İSLAM DÜŞÜNCESİNDE GERİLEMENİN SEBEBİ Mİ?

Recep ARDOĞAN


Bu soru, İslam düşünce tarihi üzerindeki araştırmalarda çokça karşılaşılan, cevabı karmaşık bir sorudur.
Gazali öncelikle kelam ilminde bazı yeniliklere neden olmuş bir kelamcıdır. Bunun başında usul ilimleri için “mantık ilmi”nin kaçınılmaz olduğunu vurgulaması gelir. O, kelam ilmi ve fıkıh usulü olmak üzere içtihat, nazar ve istidlalde mantık ilminden yararlanması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu düşünce kelam ve fıkıh usulü ilimleri açısından önemlidir ve katkı vericidir.
Ancak gazalî’nin felsefeyle ilişkisi karmaşıktır.
O’nun felsefi düşüncenin İslam dünyasında gerilemesinden sorumlu olduğu da yaygın bir görüştür. Çünkü o, “Mekâsıdü’l-Felâsife” adlı eserinde Müslüman filozofların görüşlerini ele almış ve açıklamıştır. “Tehafütü’l-Felasife” adlı eserinde ise onların görüşlerini tenkit etmiştir. O, bununla kelam ilmi karşısında farabi ve ibn sina tarafıbndan temsil olunan meşşâî felsefe cevap verilmesi gereken muhalif bir fikrî hareket olarak tanımlaşmış oluyordu.. O’ndan itibaren Eş’arî kelamcılar, meşşâî felsefeyi, özellikle de ibn Sina’nın felsefi görüşlerinin tenkid eden reddiye mahiyetinde eserler yazmışlardır. Bunun sonucunda meşşâî felsefe, kendi özgün ve bağımsız hâliyle varlığını sürdürememiştir.
Bu durumda Gazzalî’nin felsefeye yönelik tenkitleri, özellikle de onları 3 meselede tekfir etmeleri, meşşâî felsefede düşüş anlamına geliyordu. Dolayısıyla felsefe alanında bir düşüş vardır, bunda da Gazzali’nin rolü bulunmaktadır. Ancak bunun asıl sorumlusu, meşşâîlerin kendileridir. Niçin?
Çünkü, meşşÂîlerin kelamı bir cedel sanatı, tartışma sanatı olarak tanımladıklarını biliyoruz. meşşÂîlere göre, kelamcıların delillerini kesin deliller (burhan) değildir, kelamcılar, tartışmada karşı tarafı cevapsız bırakmaya yarayacak düzeyde iknâî delillerle ve söz oyunlarına başvurmaktadır. Ancak, meşşâîlerin bu kibirli tutumuna karşın, kelamcılardan gelen tenkitler karşısında meşşâi felsefe düşmüştür. Oysa, meşşâîlerin tanımladıkları gibi olsaydı, bürhana dayalı felsefe karşısında hatabî delillere dayalı ve iknayı amaçlayan kelamın mağlup olması gerekirdi. Demek ki hakikat, meşşâîlerin kibirli tutumlarıyla resmettiklerinden daha başkaydı.
Kelama karşı bu kibirli tutum, başka bazı İslam ilimleri alanından da yönelmektedir. Oysa kibir, ahlakî bir maraz oluşu bir yana, ilim ve fikir alanında ilerlemenin de önünde engeldir. Kibir, insanın kabını dolu görmesine yol açar. Ona okyanusu boşaltsanız alacağı bir şey yoktur.
Meşşâî felsefenin düşüşünün asıl sorumlusu kendileridir. Onlar, Aristo ve eflatun gibi filozoflardan yararlanmaktan çok onları takip etme yolunu seçtiler. Felsefe ve din insanları aynı hakikate ulaştırır, fikrinden hareket ettiler. Bu fikri de –18. yy.dan itibaren başladığını söyleyebileceğimiz ideolojiler çağında çokça gördüğümüz bir şekilde- hikaye ile temellendirmeye çalıştılar. Oysaki akıl ve nakil çatışmaz demekle din ve felsefe çelişmez demek aynı anlama gelmiyordu. Çünkü, akıl ve nakil çatışmaz derken, akıl aslında bir soyutlaydı, şunun ya da bunun aklı değil akl-ı selimdi. Ancak din ve felsefe çelişmez derken meşşâîlerin anladıkları, yunan felsefesi ile İslam inancı arasındaki uyuşmazlığın olmayacağıydı.
İşte kelamcılar, burada yapılması gereken ayrımı yaptılar. Aristo’nun ya da Eflatu’nun görüşlerine sadık kalma gibi bir yük altına girmediler. Felsefeyi, inanç olarak almadılar. Felsefe’nin selef inancına aykırı olmayan yönünü, selefin inancını temellendirmek için aldılar. Bunu da meşşâi felsefeyi reddederek yaptılar.
Tekrar edecek olursak, yunan felsefesinin –kendi anlayışları çerçevesinde- İslam inancını temellendirmeye imkan veren kavramlarını ve başlangıç bilgilerini aldılar. İslam inancıyla uyuşmaz olan fikirlerini ise dışarıda tuttular, inanç olarak akaidin içine almadılar. Aslında İslam felsefesi denecek şey de ancak bu yöntemle oluşturulabilirdi.
Buradan şu sonuca varabiliriz: meşşâî felsefe, varlığını sürdüremedi, çünkü miadı dolmuştu. meşşâî felsefe, varlığını sürdüremedi, çünkü Müslüman filozoflar tarafından ortaya kondu ama yunan felsefesine fazlaca bağımlı olarak. Sistem olarak kendi içinde tutarlı ve ikna edici görülüyordu. Ancak, “birden bir çıkar” gibi ilkeler, temelsizdi. Kur’an ile uyumlu değildi.


Kelam meşşâî felsefeye karşı çıktı ama felsefeye karşı çıkmadı. Nitekim, selefiyye ile ehl-i sünnet kelam ekolleri arasındaki temel farklılıklardan biri budur. Selefiyye, itikadi konularda felsefî kavramlar kullanılmasına karşıdır. Akıl yürütür ancak bunun için felsefî kavramlara başvurmaz. O, felsefe içinde şu ya da bu ekole değil felsefeye karşıdır. Ancak kelamcılar, felsefeye karşı değildir. 
Gazalî ise felsefe’yi değil meşşâîlerin felsefî görüşlerini reddetmiştir. Ancak, onun tasavvufa daldığı dönemde kelamla ilgili değerlendirmeleri, onun felsefeye yönelik tutumu hakkında da soru işaretleri oluşturmaktadır. Çünkü, kelam perspektifinden meşşâî felsefenin reddinden sonra, kelam ilmini de sınırlandıran bir yaklaşım ortaya koymuştur. Ona göre kelam ilmi, İslam inancının delillerini kavramayı sağlar. Ancak, imanın güçlenmesinde gerçek bir rolü yoktur. Bu görüş, haklılık payına sahip görünse de göz ardı edilen çok önemli noktalar vardır.
Öncelikle, farklı ilim dalları tek başına insanda imanın oluşmasını sağlamaz. Her ilim dalı kendi yöntemiyle kendi alanına ilişkin bilgi verir. Bilgi ise imanla özdeş değildir. Bilmek iman etmek olsaydı, bilgiye ulaşan veya bilginin ulaştığı her insan, mümin ve müslim olurdu. Bilmek iman etmek olsaydı, iman, iradî, insanın seçimiyle gerçekleşen, gönüllülük esasına dayalı bir olgu olmazdı. Kelam ilmi de insanı, iman etmesi gerekenler konusunda bilgilendirir. Bunlara iman edip etmemek insana kalmıştır.
İkinci olarak, kelam sadece, iman edilmesi gerekenlerin aklî delillerini açıklamakla kalmaz. Kelam ilmi iman edilmesi gerekenleri,
- İlmî usûl içinde
- aklî ve nakli delillerle tespit eder.
İslam inancının kaynaklarından; akli ve naklî delillerle tespit edilmedikçe, mistisizmin sarıldığı yöntemlerin hiçbir geçerliliği yoktur. Nitekim, Eski Yunan’da da Hint’te de mistisizm vardı ancak İslam yoktu.

Riyazet, zühd ve takva, ibadet, tilavet ve dua, ancak doğru bir inanca sahip olduktan sonra anlam kazanır ve doğru bir işleve sahip olur.
Kaynaklarından, aklî ve naklî delillerle doğru olarak tespit edilmiş İslam inancına sahip olmadan, çilehaneye kapanmanın anlamı olmayacağı kesindir.
İlme ulaşmak için, o ilmin yollarına; kaynaklarına ve yöntemlerine başvurmak gerekir. İlmin yollarına başvurmayan bir kimseye, ilim verilmesi, sünnetullah’tan değildir. Yalnızca peygamberler, bu hükmün dışındadır. Diğer insanlar, ilim yollarına başvururken aynı zamanda Allah’a yönelir ve O’ndan başarı isterler. Allah da ayette geçtiği üzere, Allah için mücahede edenleri yollarına ulaştırır. Onlara yeni ufuklar açar; onların basiretini, kavrama ve ayırt etme melekesini kuvvetlendirir ve hidayetlerini artırır.
İşte bu sürecin en başında, doğru yola koyulmak gerekir. Kelam lminin amacı da bu doğru yolu açıklamak; hidayet arayanları bilgilendirmek, şüphesi olanlara delilleri açıklamak, itirazlara karşı İslam inancını aklî ve naklî delillerle temellendirmektir.
Üçüncü olarak, kelam ilmi, Allah hakkında kelam etmektir. Bu, insanın varoluş çabasının yalnızca bir boyutudur. Ancak, varoluş çabasında insan, Allah hakkında kelam etmekle kalmamalı; aynı zamanda Allah ile de kelam etmelidir. Yani iman ve ihlas ile Allah’a yönelmeli, ibadet ve tilavet yoluyla Allah ile diyalog kurmalıdır. Kelam ilmi, zühd ve takvaya mani değildir; aksine ondan önce gelen ve ona yönelten bir aşama olan bilgi temelini sunmaktadır. Ayrıca zühd ve takva, tasavvufa ya da tasavvufçulara özgü bir olgu da değildir. Örneğin, Ahmed b. Hanbel, zühd ve takvasıyla öne çıkan bir hadis ve fıkıh âlimidir Ama bir sufî değildir.
Dolayısıyla zühd ve takva adına kelama karşı çıkıp ona alternatif olarak tasavvufu göstermenin hiçbir ilmî temeli yoktur.
Ayrıca tasavvuf bilmek, tasavvufun ilmini yapmak da zühd ve takvaya ermek değildir. Nitekim, günümüzde bir bilgi alanı olarak tasavvufla ilgilenen çok sayıda ilim adamının, maalesef, dünyevileşmeye meylettiği görülmektedir.
Elbette, burada tasavvuf adına ortaya çıkan inanç sapmalarını; sapkın yaşamlar gündeme getirmeyeceğiz. Tasavvufun bunlara çanak tutmadığı ortaya konduğu ve sufilerin bunlardan teberi ettiği sürece, bunları göstererek tasavvufu itham etmenin anlamı yoktur.
Bu anlatılanlardan, Gazalî’nin kelam ve tasavvuf karşılaştırmasının eksiklik ve yanlışlar içerdiği sonucu çıkacaktır. O, kelamı, sadece hastasına verilecek bir ilaç gibi görürken, bu ilmi, belli hususiyetlerine indirgemiştir. Tasavvufu ise herkesin alması gereken bir besin olarak tanımlarken, tasavvufu, ona özgü olmayan yönüyle, İslamiyetin pek çok ilim tarafından açıklanan boyutuyla değerlendirmiştir. Bu, sufilere özgü olmayan, ihlas, hâlis niyet, zühd ve takva boyutudur. 


Kelam ilmine bu bakış açısı, aslında, bu bakış açısından yaklaştığı ve tenkit ettiği felsefeyi de dar bir alana sıkıştırır. Salt, eş’arî kelamcıların, kelam ilmine temel yaptığı felsefî kavramlar, ilkeler, başlangıç bilgileri ve mantık alanına sıkıştırır.

LAFZATULLAH VE TAHİYYAT

DEVAMI GELECEK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder